BİR ÇİZGİ FİLMDEN ÜMMET ŞUURUNA: ÖMER İLE HANA’NIN HATIRLATTIKLARI
Geçenlerde çocuklar için hazırlanmış bir çizgi filme denk geldim.
Adı Omar & Hana, yani Ömer ile Hana…
İlk başta birkaç dakikalık, çocuklara İslam’ı ve güzel ahlakı anlatan sevimli bir çizgi film olduğunu düşündüm. Fakat birkaç bölüm izledikten sonra şunu fark ettim:
Bu çizgi film çocuklara sadece dua etmeyi, selam vermeyi veya güzel davranışları öğretmiyordu.
Çocuklara bir kimlik anlatıyordu.
Bir aidiyet anlatıyordu.
Ve belki de bugün biz yetişkinlerin dahi yeniden hatırlamaya ihtiyaç duyduğu o büyük kavramı anlatıyordu:
Ümmet olmayı…
İzlediğim bölümlerden birinde Bilâl-i Habeşî Hazretleri anlatılıyordu.
Resûlullah’ın (s.a.v.) müezzini…
İslam’ın ilk yıllarında kızgın taşların altında işkence görürken bile dilinden “Ehad, Ehad” sözünü düşürmeyen o büyük sahabi…
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) vefatından sonra onun adını ezanda söylerken duyduğu derin hüznü konu alan rivayetler İslam kültüründe nesiller boyunca anlatılmıştır.
Bilâl-i Habeşî’nin yıllar sonra Medine’de yeniden ezan okuduğu ve onun sesini duyanların Resûlullah’ın (s.a.v.) günlerini hatırlayarak gözyaşlarına boğulduğuna dair meşhur bir rivayet de vardır. Bu rivayetin sıhhati konusunda hadis âlimleri arasında farklı değerlendirmeler bulunmasına rağmen, anlatının bize hatırlattığı duygu son derece kıymetlidir:
Sahabenin Resûlullah’a olan sevgisi…
Düşünün…
Bir ezan sesi geliyor ve insanlar yıllar önce kaybettikleri Allah Resûlü’nü hatırlıyor.
Çünkü onlar Peygamberimizi yalnızca dinleyen insanlar değildi.
Onu sevmişlerdi.
Onunla yaşamışlardı.
Onun davasını kendi davaları bilmişlerdi.
Bugün çocuklarımız Peygamberimizi ne kadar tanıyor?
Hz. Ebubekir’i, Hz. Ömer’i, Hz. Ali’yi, Bilâl-i Habeşî’yi ne kadar biliyor?
Onları yalnızca sınavda çıkacak birkaç isim olarak mı öğretiyoruz, yoksa çocuklarımızın kalbinde örnek şahsiyetler hâline getirebiliyor muyuz?
İşte beni düşündüren ilk mesele buydu.
Fakat çizgi film ilerledikçe daha da şaşırdım.
FİLİSTİN, KUDÜS VE MESCİD-İ AKSÂ
Bir başka bölümde Filistin anlatılıyordu.
Mescid-i Aksâ anlatılıyordu.
Çocuklara Kudüs’ün ve Mescid-i Aksâ’nın Müslümanlar için neden önemli olduğu öğretiliyordu.
Bu, sıradan bir coğrafya dersi değildi.
Çocuğa deniliyordu ki:
“Burası senin de meselendir.”
Çünkü Mescid-i Aksâ bizim için herhangi bir yapı değildir.
Kur’an-ı Kerim, İsra Suresi’nin ilk ayetinde Rabbimizin Resûlullah’ı (s.a.v.) Mescid-i Haram’dan, çevresi mübarek kılınan Mescid-i Aksâ’ya yürüttüğünü bildirir.
Mescid-i Aksâ, Müslümanların ilk kıblesidir.
Resûlullah (s.a.v.) Medine’de bir süre Beytülmakdis’e yönelerek namaz kılmıştır.
Ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ibadet maksadıyla özel olarak yolculuk yapılacak mescitleri sayarken üç mescidi zikreder:
Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ.
Yani Kudüs bizim gündemimize sonradan girmiş siyasi bir başlık değildir.
Kudüs bizim inancımızın, tarihimizin ve hafızamızın içindedir.
Mescid-i Aksâ ile bağımız günlük siyasetten çok daha eskidir.
Bu nedenle Filistin’de bir çocuk ağladığında, Gazze’de bir anne evladını kaybettiğinde veya Mescid-i Aksâ’nın kapısında bir Müslüman zulme uğradığında “Bize ne?” diyemeyiz.
Çünkü Resûlullah (s.a.v.) müminleri öylesine güzel tarif ediyor ki:
“Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede bir beden gibidir. Bedenin bir organı rahatsız olduğunda diğer organlar da uykusuzluk ve ateşle ona ortak olur.”
(Buhârî, 6011; Müslim, 2586)
İşte ümmet budur.
Gazze ağlarken İstanbul’un rahat uyuyamamasıdır.
Doğu Türkistan acı çekerken Jakarta’nın bunu hissetmesidir.
Afrika’da bir çocuk açken Ankara’daki bir Müslümanın sofrasında onun da payının bulunduğunu bilmesidir.
Dillerimiz farklı olabilir.
Bayraklarımız farklı olabilir.
Ten renklerimiz farklı olabilir.
Ama kıblemiz bir, kitabımız bir, Peygamberimiz birdir.
FATİH SADECE TÜRKLERİN MİDİR?
Sonra başka bir bölüm çıktı karşıma.
Bu kez Fatih Sultan Mehmet Han anlatılıyordu.
Bir Türk olarak elbette Fatih Sultan Mehmet bizim tarihimizin en büyük şahsiyetlerinden biridir.
Fakat çizgi filmin verdiği mesaj çok daha genişti.
Fatih yalnızca Türklerin büyük hükümdarı olarak değil, İslam dünyasının büyük bir komutanı ve Müslümanların tarihî mirasının bir parçası olarak anlatılıyordu.
İşte tam burada durup düşündüm.
Malezya’da hazırlanan bir çizgi film neden çocuklarına Fatih Sultan Mehmet’i anlatıyor?
Çünkü onların gözünde Fatih yalnızca bizim değildir.
Fatih ümmetin tarihidir.
Tıpkı Selahaddin Eyyubi’nin yalnızca Kürtlerin olmadığı gibi…
Tıpkı Muhammed Ali Cinnah’ın yalnızca Pakistan tarihine, Abdülhamid Han’ın yalnızca Türkiye tarihine hapsedilemeyeceği gibi…
İslam medeniyetine hizmet etmiş insanlar bütün bir ümmetin ortak hafızasının parçalarıdır.
İstanbul’un fethiyle ilgili Resûlullah’a (s.a.v.) nispet edilen meşhur müjdede:
“Konstantiniyye elbette fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur.”
buyrulduğu rivayet edilir.
Fatih Sultan Mehmet 1453 yılında henüz 21 yaşındayken İstanbul’u fethettiğinde sadece bir şehri ele geçirmedi.
Bir çağın sembolünü değiştirdi.
Ve bugün dünyanın öbür ucundaki Müslüman bir çocuğa Fatih anlatılıyorsa burada çok kıymetli bir mesaj vardır:
İslam tarihi sınırlarımızdan daha büyüktür.
ASIL MESELEMİZ: ÜMMET ŞUURUNU KAYBETMEK
Bugün İslam dünyasının belki de en büyük sıkıntılarından biri budur.
Birbirimizin acısını “başka bir ülkenin meselesi” olarak görmeye başladık.
Filistinliyi Filistinli…
Suriyeliyi Suriyeli…
Somaliliyi Somalili…
Türkü Türk…
Arabı Arap…
Endonezyalıyı Endonezyalı olarak görür olduk.
Elbette herkes vatanını sever.
Vatan sevgisi kıymetlidir.
Fakat Müslümanlık bize, sınırların ötesinde çok daha büyük bir kardeşliğin mensubu olduğumuzu da öğretir.
Kur’an-ı Kerim bize çok açık bir emir veriyor:
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; bölünüp parçalanmayın.”
(Âl-i İmrân, 3/103)
Dikkat edin:
“Hep birlikte…”
Rabbimiz bize parçalanmayı değil birleşmeyi emrediyor.
Bugün ümmetin ortak meselelerinden biri, milyonlarca Müslümanın aynı gökyüzüne bakmasına rağmen zaman zaman birbirinden habersiz yaşamasıdır.
Hatta bazen aynı Ramazan’ı yaşayıp bayramımızı bile müşterek bir iradeyle ilan edemiyoruz.
Bir zamanlar dünyanın farklı coğrafyalarındaki Müslümanların gözünü çevirdiği, “Yarın bayramdır” dediğinde milyonların aynı sevinçle bayrama uyandığı müşterek bir otorite fikrinin yerinde bugün onlarca ayrı ses var.
Mesele geçmişi romantikleştirmek değildir.
Mesele ümmetin yeniden ortak bir vicdan, ortak bir bilinç ve ortak bir gelecek kurabilmesidir.
BUNU ÇOCUKLARIMIZA ANLATMAK ZORUNDAYIZ
İşte Ömer ile Hana’yı izlerken beni asıl düşündüren buydu.
Biz çocuklarımıza ne anlatıyoruz?
Onlara yalnızca başarılı bir meslek sahibi olmalarını mı söylüyoruz?
İyi bir doktor, mühendis, avukat olmaları elbette önemlidir.
Ama onlara kim olduklarını anlatmazsak, başka birileri onlara kim olmaları gerektiğini anlatacaktır.
Çocuklarımız Bilâl-i Habeşî’yi bilmeli.
Mescid-i Aksâ’yı bilmeli.
Fatih Sultan Mehmet’i bilmeli.
Selahaddin Eyyubi’yi bilmeli.
İmam Buhari’yi, İmam Gazali’yi, İbn Sina’yı, Aliya İzzetbegoviç’i ve İslam medeniyetine iz bırakmış nice ismi tanımalı.
Fakat daha önemlisi şunu bilmeli:
“Dünyanın neresinde olursa olsun bir Müslümanın derdi benim de derdimdir.”
Çünkü bugün Filistin’e karşı duyarsız yetiştirdiğimiz bir çocuk yarın yan komşusunun açlığına da duyarsız kalabilir.
Merhametin coğrafyası olmaz.
Kardeşliğin pasaportu olmaz.
Ümmet bilinci başka milletlere düşman olmak değildir.
Tam tersine ümmet bilinci; kendi kimliğini bilerek adaleti, merhameti, yardımlaşmayı ve insanlığın iyiliğini savunabilmektir.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) kurduğu Medine toplumu bize bunu öğretmiştir.
Irk değil takva…
Soy değil ahlak…
Zenginlik değil kardeşlik…
Üstünlüğün ölçüsü bunlardır.
Belki de bu yüzden küçücük bir çizgi film beni uzun uzun düşündürdü.
Çünkü bazen büyük hakikatler kalın kitaplardan değil, bir çocuğun izlediği birkaç dakikalık çizgi filmden insanın karşısına çıkabiliyor.
Ömer ile Hana çocuklara şunu söylüyor:
Peygamberini tanı.
Sahabeni sev.
Mescid-i Aksâ’yı unutma.
Mazlumun acısını hisset.
Tarihini öğren.
Kardeşini yalnız bırakma.
Ve hangi coğrafyada yaşarsan yaşa, büyük bir ümmetin parçası olduğunu unutma.
Belki bugün bizim de çocuklarımıza tekrar tekrar söylememiz gereken cümle tam olarak budur:
Sen yalnız değilsin.
Sen yalnızca doğduğun şehrin, taşıdığın pasaportun veya konuştuğun dilin çocuğu değilsin.
Sen Hz. Bilâl’in sabrını, Selahaddin’in Kudüs sevdasını, Fatih’in azmini ve Resûlullah’ın (s.a.v.) kardeşlik öğretisini miras alan büyük bir medeniyetin evladısın.
Ve unutma:
Ümmet olmak aynı coğrafyada yaşamak değil, aynı acıya ağlayabilmek, aynı duaya “Âmin” diyebilmek ve gerektiğinde birbirinin yükünü omuzlayabilmektir.
Çocuklarımızın zihnine önce bunu yerleştirmeliyiz.
Çünkü yarının ümmetini bugünün çocukları kuracak.
Nuray Canan Songür
Çocuk Sesinin Azaldığı Bir Ülkenin Geleceği de Sessizleşir Nuray Canan Songür Bir milletin geleceğini anlamak istiyorsanız yalnızca fabrikalarına, yollarına, binalarına bakmayın. Evlerine bakın. O evlerde kaç çocuk gülüyor, kaç anne geleceğe güvenle bakıyor, kaç genç “Ben de bir yuva kuracağım” diyebiliyor? Bugün Türkiye’nin önünde sessizce büyüyen çok ciddi bir mesele var: Aile küçülüyor, çocuk sayımız azalıyor. TÜİK verilerine göre toplam doğurganlık hızımız 2025 yılında 1,42
Bugün FETÖ gibi yapılanmaların veya dinî duyguları istismar ederek insanları kendilerine bağlayan, onları maddi, manevi ya da siyasi amaçları uğruna kullanan yapıların ortaya çıkışını yalnızca bugünün meselesi olarak görmemek gerekir. Bu mesele, çok daha derin bir eğitim, ilim, ahlak ve din anlayışı problemidir. Yaklaşık iki asırdır İslam dünyasında yaşanan fikrî, siyasi ve toplumsal kırılmalar; son yüz yılda ise milletimizin dinî eğitimle olan bağının ciddi biçimde zayıflaması, büyük bir boşluk meydana getirmiştir. Bu boşluk ortadan kalkmadığında onu mutlaka birileri doldurmaktadır. Çünkü insanoğlunun yaratılışında inanma, anlam arama, kendisinden daha yüce bir hakikate bağlanma arzusu vardır. İşte mesele tam da burada başlamaktadır.
TERÖRSÜZ TÜRKİYE: KARDEŞLİĞİ YENİDEN HATIRLAMAK Türkiye bugün sadece bir terör meselesini değil; istikbalini konuşuyor. Asıl soru nettir: Bir daha hiçbir evladımızın dağa çekilmediği, hiçbir annenin gözyaşı dökmediği ve gençlerin etnik kimliklerle birbirinden ayrıştırılmadığı bir geleceği nasıl inşa edeceğiz? Silahların susması kritiktir; fakat kafi değildir. Meseleyi yalnızca silahtan ibaret görmek, onu doğuran öfkeyi ve aidiyet krizini çocuklarımıza miras bırakmak demektir. Bu yüzden Terörsüz Türkiye’nin temeli dağlarda değil, evlatlarımızın kalbinde atılmalıdır. Tam da bu noktada, İslam’ın asırlar önce ilan ettiği o büyük ölçüye dönmek zorundayız: