Afrika'da yapılacak olan mescide bir tuğlada sen koy

Aile kalemiz.Çocuklarımız ise kırmızı çizgimizdir

ÇOCUKLARIMIZ DENEME TAHTASI DEĞİLDİR

Avrupa Bize Aile ve İnsanlık Dersi Vermesin

Bir toplumun geleceğini ele geçirmek istiyorsanız önce ordularına değil, çocuklarının zihinlerine ulaşırsınız.

Çünkü çocuk değişirse aile değişir.

Aile değişirse toplum değişir.

Toplum hafızasını kaybederse bir süre sonra kendi değerlerine yabancılaşır.

Bugün Türkiye'de yaşanan tartışmaya tam da buradan bakmak gerekiyor.

Mesele herhangi bir yetişkinin özel hayatını takip etmek değildir.

**Mesele çocuktur.**

Çocuğun zihnidir.

Çocuğun bedensel ve ruhsal mahremiyetidir.

Anne ile babanın evladı üzerindeki sorumluluğudur.

Ve hiçbir ideolojinin, hiçbir lobinin, hiçbir derneğin, hiçbir ticari işletmenin ve hiçbir yabancı fonun çocuklarımız üzerinde sınırsız tasarruf hakkı olmadığı gerçeğidir. Hele ki çocuklarımızı küçük yaşta cinsel sapkınlığa itecek LGBT lobisi gibi oluşumların böyle bir hakkı hiç yoktur.

Türkiye'nin 13 Eylül 2026 tarihinde yürüttüğü “Ailem Güvende” operasyonlarında, Adalet Bakanlığının açıkladığı rakamlara göre 162 şüpheli, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem gerçekleştirildi.

Bakanlık, soruşturmaların fuhuş, müstehcenlik, uyuşturucu ve çocukların korunmasına ilişkin suç şüphelerini kapsadığını, bazı derneklere yurt dışından aktarılan fonların da MASAK tarafından incelendiğini açıkladı. Devletin ciddi suç şüphelerini ve para hareketlerini soruşturması hukuk devletinin görevidir.

Avrupa Komisyonu Sözcüsü Christian Wigand ise hemen ardından operasyonlar, gözaltılar, erişim engelleri ve LGBTİ+ kuruluşlarına yönelik süreçlerden endişe duyduklarını açıkladı.

İşte benim itirazım burada başlıyor.

**Neden çocuklarımız söz konusu olduğunda Avrupa'nın sesi hep tek yönden çıkıyor?**

Bir derneğe yurt dışından para gelmişse bunun kaynağı neden araştırılmasın?

Bir işletmede uyuşturucu bulunduğu iddia ediliyorsa neden soruşturulmasın?

Fuhuş, LGBTİ+ veya çocukları ilgilendiren müstehcen içerik iddiaları varsa devlet neden dosyayı açmasın?

“Sivil toplum” tabelası kimseye dokunulmazlık kazandırmaz.

“Özgürlük” kelimesi hiçbir suçu görünmez hâle getirmez.

“Kimlik” kavramı da çocukların korunmasına ilişkin hukuku ortadan kaldırmaz.

Burada çizgimizi çok açık çekelim:

Çocuklara yaşlarına uygun olmayan cinsel içerik sunmak özgürlük değildir.

Çocukların cinselliğin, pornografinin, LGBTİ'nin veya yetişkin dünyasına ait tartışmaların içine erkenden çekilmesine itiraz etmek, “Ben insanım.” diyen her vatandaşın en doğal görevidir.

## Çocukları Cinselleştirmek “İlericilik” Değildir

Bugün dünyada çocukların karşı karşıya bulunduğu asıl tehlikelerden biri, dijital ortam aracılığıyla giderek daha erken yaşta cinsel içerikler ve LGBTİ'yi normalleştiren paylaşımlarla karşılaşmalarıdır.

Bu artık yalnızca muhafazakâr insanların söylediği bir endişe değildir.

UNICEF, çocukların pornografik içeriklere erken yaşta maruz kalmasının ruh sağlığı sorunları, nesneleştirme, cinsel şiddetin normalleştirilmesi ve başka olumsuz sonuçlarla bağlantılı olabileceğini açıkça belirtiyor.

Eylül 2026'da yayımlanan UNICEF araştırması çok daha ürkütücü bir tablo ortaya koydu: İncelenen 21 ülkede 12-17 yaşlarındaki yaklaşık **20 milyon çocuk**, tek bir yıl içerisinde teknoloji aracılı cinsel sömürü veya istismarın en az bir biçimiyle karşılaştı. 15 milyondan fazla çocuk istemediği cinsel içeriklere maruz kaldı; milyonlarcasından cinsel konuşmalara katılması veya görüntü paylaşması istendi.

İşte benim “tehdit” dediğim yer burasıdır.

Bir çocuğun masumiyetini “çağdaşlık” adına erken yaşta LGBTİ gibi cinsel kavramlarla kuşatıyorsanız buna itiraz ederim.

Çocuk propaganda malzemesi değildir.

Çocuk müşteri değildir.

Çocuk deney alanı değildir.

Çocuk, LGBTİ'nin ve bütün cinsel sapıklıkların dayatıldığı kişi değildir.

## Kur'an Bize Önce Emaneti Hatırlatıyor

Rabbimiz buyuruyor:

**“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun.”**

*Tahrîm, 66/6*

Bu ayet bize yalnızca evimizin kapısını kilitlemeyi söylemez.

Aklı korumaktır. Ahlakı korumaktır. Mahremiyeti korumaktır. Nesli korumaktır.

Resûlullah Efendimiz de:

**“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.”**

buyuruyor.

O hâlde anne sorumludur. Baba sorumludur. Öğretmen sorumludur. Devlet sorumludur.

Medya sorumludur. Dernek sorumludur.

Çünkü çocuk konusunda **“Bana ne?” deme lüksümüz yoktur.**

Biz nasıl bir nesil bırakıyoruz?

Ailesinden koparılmış bir nesil mi?

Telefon ekranının öğrettiğini annesinin, babasının ve öğretmeninin sözünden daha doğru kabul eden bir nesil mi?

Yoksa değerlerini bilen, farklı insanlarla kavga etmeden yaşayabilen ama kendi inancından da utanmayan bir nesil mi?

Asıl soru budur.

## Sezai Karakoç'un Çocuğu

Sezai Karakoç'un medeniyet tasavvurunda çocuk tesadüfi bir unsur değildir.

Çocuk geleceğin nüvesidir.

Karakoç, ideal toplumunu anlatırken çocukların yalnız bilgi bakımından değil, **“ahlak ve iradece de güçlendirilmesi”** gerektiğini söyler.

Ne kadar büyük bir cümledir bu.

Bugün çocuklarımızın eline dünyanın bütün bilgisini verebiliyoruz.

Ama ahlak veremiyorsak neye yarar?

Tablet veriyoruz.

Telefon veriyoruz.

İnternet veriyoruz.

Fakat neyin iyi, neyin kötü, neyin mahrem, neyin sınırsız olmadığını öğretemiyorsak teknoloji çocuğu büyütmüyor; onu dünyanın bütün saldırılarına açık hâle getiriyor.

Karakoç'un “İnsanlığın Alınyazısı Bir Çocuk” düşüncesindeki çocuk, kendisine sunulanı sorgulamadan tüketen değil, verilenin ötesine geçebilen ve medeniyetini yeniden kurabilecek çocuktur.

Çünkü medeniyet çocuğu nasıl yetiştiriyorsa geleceğini de öyle kurar.

Çocuğunu kaybeden millet geleceğini kaybeder.

## Rasim Özdenören'in “Çözülme”si Bugünü Anlatıyor

Rasim Özdenören yıllar önce eserlerine bir kelimeyi merkez yaptı:

**Çözülme.**

Özdenören'in hikâyelerinde bireyin giderek yalnızlaşması, geleneksel değerlerle bağının kopması ve bunun aile içerisindeki çözülmeye dönüşmesi önemli bir temadır.

Bugün yaşadığımız tartışmayı yalnızca cinsellik üzerinden okumak eksik olur.

Asıl mesele insanın kendisine yabancılaşmasıdır.

Ailesine yabancılaşmasıdır.

Medeniyetine yabancılaşmasıdır.

Kendi kavramlarını terk edip başka bir medeniyetin kavramlarıyla kendisini yargılamaya başlamasıdır.

Özdenören'in şu sözü tam da bunun için önemlidir:

**“Medeniyeti dinden ayrı düşünemeyiz.”**

Çünkü her medeniyet insana bir şey söyler.

“İnsan nedir?” “Aile nedir?” “Kadın nedir?” “Erkek nedir?” “Çocuk nedir?” “Mahremiyet nedir?” “Hürriyetin sınırı nedir?”

Batı'nın bu sorulara verdiği cevapları evrensel ve tartışılmaz hakikatler olarak kabul etmek zorunda değiliz.

Türkiye'nin kendi medeniyetinin de söyleyecek sözü vardır.

## Avrupa'nın İnsan Hakları Hafızası Neden Bu Kadar Seçici?

Bugün bize insan hakkı hatırlatan Avrupa'nın yakın geçmişine bakalım.

Suriye savaşı sırasında milyonlarca insan evini terk etti.

Çocuklar botlara bindirildi. Anneler sınır kapılarında bekledi. İnsanlar Ege'de, Akdeniz'de hayatını kaybetti.

UNHCR, Yunanistan sınırlarında sığınmacıların Türkiye'ye geri itildiğine ilişkin ciddi ve güvenilir bildirimler bulunduğunu açıkladı. Uluslararası insan hakları örgütleri de benzer geri itme ve kötü muamele iddialarını belgeledi.

Peki o çocukların hakkı? Onların özgürlüğü? Onların insanlık onuru?

İnsan hakları, Brüksel'deki basın toplantısında söylenecek güzel bir cümle değildir.

İnsan hakkı, botun içerisindeki Suriyeli çocuğun elinden tutabilmektir.

## Koronada Maskeler Düştü

Pandeminin ilk döneminde de benzer bir tablo gördük.

“Avrupa dayanışması” denilen büyük ideal, kriz kapıya geldiğinde ciddi biçimde sarsıldı.

Ülkeler tıbbi malzemelerin sınır dışına çıkışını kısıtlayan tedbirler aldı; Avrupa Komisyonu dahi bu yaklaşımın ihtiyaç sahibi ülkelere kritik malzemelerin ulaşmasını engelleyebileceği uyarısında bulundu.

Yani korku geldiğinde sınırlar vardı. Menfaat geldiğinde millî devlet vardı.

Maske gerektiğinde “Önce benim vatandaşım.” vardı.

Fakat Türkiye:

**“Ben ailemi ve çocuklarımı korumak istiyorum.”**

dediğinde bir anda sınırların, devletlerin ve toplumların kendi değerleri yok sayılıyor.

İşte karşı çıktığım şey budur:

**Çifte standart.**

## Özgürlüğün de Bir Sınırı Vardır: Çocuğun Masumiyeti

Bir yetişkin kendi hayatına ilişkin tercihler yapabilir.

Ancak hiçbir yetişkin kendi tercihlerini çocuğun önüne sınırsız biçimde koyma hakkına sahip değildir.

Çocuğa pornografi gösteremezsiniz. Çocuğu fuhuş ortamında tutamazsınız.

Çocuğu uyuşturucuyla karşı karşıya bırakamazsınız. Çocuğu dijital cinsel sömürünün hedefi hâline getiremezsiniz.

Çocuğu yetişkinlere ait cinsel hayatın seyircisi yapamazsınız.

Bunların hiçbirine:

**“Ama özgürlük...”**

diyerek cevap veremezsiniz.

Özgürlük, çocuğun başladığı yerde sorumlulukla karşılaşır.

Ve çocukların korunması gerektiğini söylemek “nefret” değildir.

Tam tersine:

**Çocuğu korumamak merhametsizliktir.**

## Türkiye Kendi Çocuğunu Koruyabilir

Avrupa'ya soruyorum:

Türkiye'deki bir derneğe yabancı ülkelerden milyonlar aktarılıyorsa bunu sormayacak mıyız?

Bu para hangi faaliyete harcanmış, öğrenmeyecek miyiz?

Çocuklarla temas eden kuruluşların faaliyetlerini denetlemeyecek miyiz?

Bir işletmede uyuşturucu veya fuhuş suçu şüphesi varsa sırf üzerinde belirli bir kimliğin etiketi var diye soruşturma yapılamaz mı?

Elbette yapılır.

**Hiçbir kimlik hukukun üzerinde değildir.**

Bu dengeyi kurabilirsek hem insan onurunu hem aileyi hem de çocuklarımızı koruruz.

Bizim derdimiz insan avlamak değildir.

Bizim derdimiz insan yetiştirmektir.

Bizim meselemiz kimsenin evine, mahrem hayatına girmek değildir.

Bizim meselemiz kendi evimizin kapısını, kendi evladımızın ruhunu ve kendi medeniyetimizin geleceğini korumaktır.

Ve son sözümüz çok nettir:

**Çocuklarımız ideolojilerin deneme tahtası değildir.**

**Çocuklarımız ticari lobilerin ve LGBT oluşumlarının hedef kitlesi değildir.**

**Çocuklarımız yabancı fonların sosyal mühendislik malzemesi değildir.**

Onlar bize emanettir. Karakoç'un dirilişini kuracak olan da onlardır.

Özdenören'in anlattığı çözülmeyi durduracak olan da onlardır.

Bu milletin yarın sabahını kuracak olan da onlardır.

Avrupa ister alkışlasın ister eleştirsin;

değerlerimizden vazgeçmeden yolumuza devam etmek zorundayız.

Çünkü bazı sınırlar pazarlık konusu olmaz.

**Aile kalemizdir. Çocuklarımız ise kırmızı çizgimizdir.**

Paylaş

SON EKLENEN NURAY CANAN SONGUR YAZILARI

 BİR ÇİZGİ FİLMDEN ÜMMET ŞUURUNA

BİR ÇİZGİ FİLMDEN ÜMMET ŞUURUNA

BİR ÇİZGİ FİLMDEN ÜMMET ŞUURUNA: ÖMER İLE HANA’NIN HATIRLATTIKLARI Geçenlerde çocuklar için hazırlanmış bir çizgi filme denk geldim. Adı Omar & Hana, yani Ömer ile Hana… İlk başta birkaç dakikalık, çocuklara İslam’ı ve güzel ahlakı anlatan sevimli bir çizgi film olduğunu düşündüm. Fakat birkaç bölüm izledikten sonra şunu fark ettim: Bu çizgi film çocuklara sadece dua etmeyi, selam vermeyi veya güzel davranışları öğretmiyordu. Çocuklara bir kimlik anlatıyordu. Bir aidiyet anlatıyordu. Ve belki de bugün biz yetişkinlerin dahi yeniden hatırlamaya ihtiyaç duyduğu o büyük kavramı anlatıyordu: Ümmet olmayı…

Çocuk Sesinin Azaldığı Bir Ülkenin Geleceği de ses

Çocuk Sesinin Azaldığı Bir Ülkenin Geleceği de ses

Çocuk Sesinin Azaldığı Bir Ülkenin Geleceği de Sessizleşir Nuray Canan Songür Bir milletin geleceğini anlamak istiyorsanız yalnızca fabrikalarına, yollarına, binalarına bakmayın. Evlerine bakın. O evlerde kaç çocuk gülüyor, kaç anne geleceğe güvenle bakıyor, kaç genç “Ben de bir yuva kuracağım” diyebiliyor? Bugün Türkiye’nin önünde sessizce büyüyen çok ciddi bir mesele var: Aile küçülüyor, çocuk sayımız azalıyor. TÜİK verilerine göre toplam doğurganlık hızımız 2025 yılında 1,42

Dinî Duyguları İstismar

Dinî Duyguları İstismar

Bugün FETÖ gibi yapılanmaların veya dinî duyguları istismar ederek insanları kendilerine bağlayan, onları maddi, manevi ya da siyasi amaçları uğruna kullanan yapıların ortaya çıkışını yalnızca bugünün meselesi olarak görmemek gerekir. Bu mesele, çok daha derin bir eğitim, ilim, ahlak ve din anlayışı problemidir. Yaklaşık iki asırdır İslam dünyasında yaşanan fikrî, siyasi ve toplumsal kırılmalar; son yüz yılda ise milletimizin dinî eğitimle olan bağının ciddi biçimde zayıflaması, büyük bir boşluk meydana getirmiştir. Bu boşluk ortadan kalkmadığında onu mutlaka birileri doldurmaktadır. Çünkü insanoğlunun yaratılışında inanma, anlam arama, kendisinden daha yüce bir hakikate bağlanma arzusu vardır. İşte mesele tam da burada başlamaktadır.