Bugün FETÖ'yü konuşuyoruz. Başka gün başka bir cemaatin, tarikatın yahut kendisini dinî otorite olarak takdim eden bir yapının yol açtığı istismarı konuşuyoruz. Bir yapı dağılıyor, başka bir isimle yenisi çıkıyor. Bir “hoca” gidiyor, yerine bir başkası geliyor.
Peki hiç kendimize şu soruyu sorduk mu:
Neden bu topraklarda insanlar din adına bu kadar kolay kandırılabiliyor?
Meseleyi yalnızca FETÖ'ye, bir şeyhe, bir hocaya veya belirli bir cemaate indirgersek asıl hastalığı gözden kaçırırız.
Çünkü mesele birkaç kötü adamdan ibaret değildir.
Mesele, dinini öğrenme ihtiyacı bulunan milyonlarca insanın önünde sağlam bir ilim ve şahsiyet zemininin yeterince kurulamamasıdır.
İnsan inanmak ister.
Çünkü insan yalnızca yiyen, içen, çalışan ve tüketen biyolojik bir varlık değildir. Ölümü düşünür. Nereden geldiğini sorar. Niçin yaşadığını merak eder. Acının anlamını arar. Evladını kaybettiğinde teselli ister. Bir mezarın başında sonsuzluğu düşünür.
İnsanın içindeki bu boşluğu siz hakikatle doldurmazsanız, birileri mutlaka başka şeylerle doldurur.
İşte iki asırdır yaşadığımız büyük kırılmayı biraz da burada aramak gerekiyor.
İslam dünyasının modernleşme karşısında yaşadığı fikrî savrulmalar, kurumların çözülmesi, ilim geleneğinin zayıflaması ve son yüzyılda din ile hayat arasındaki bağın giderek daraltılması bizi garip bir noktaya getirdi:
Müslüman bir toplum kaldık fakat dinini gerektiği kadar bilmeyen Müslüman kitleler meydana getirdik.
Tehlike tam burada başladı.
Bir çocuğa Kur'an'ı anlamayı öğretmezseniz, yarın birisi kendi yorumunu Kur'an diye önüne koyabilir.
Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hayatını, ahlakını ve sünnetini öğretmezseniz, bir başkasının davranışlarını “sünnet” zannedebilir.
İslam tarihini öğretmezseniz, tarih diye anlatılan menkıbelerle hakikati birbirinden ayıramaz.
İtikadı öğretmezseniz hurafeye inanabilir.
Fıkhı öğretmezseniz kişilerin keyfî hükümlerini din zannedebilir.
Ahlakı öğretmezseniz ibadet ettiği hâlde kul hakkı yiyebilir.
Düşünmeyi öğretmezseniz de karşısına çıkan ilk güçlü dinî şahsiyetin peşinden gidebilir.
Sonra bir adam çıkar ve:
“Bana itaat et.”
der.
Çocuk soramaz:
“Neden?”
Adam:
“Bunu sorgulama.”
der.
Genç soramaz:
“Delilin nedir?”
Adam:
“Büyükler böyle buyurdu.”
der.
İnsan soramaz:
“Kur'an bunun neresinde, sünnet bunun neresinde?”
İşte felaket burada başlar.
Çünkü cehalet yalnızca bir şeyi bilmemek değildir. Bazen kime inanacağını bilememektir.
Gazâlî'nin yüzyıllar öncesinden yaptığı ikaz tam da bu noktaya dokunur. Ona nispet edilen ve kaynaklarda aktarılan temel ölçü şudur: Hakikat kişilere göre değil, kişiler hakikate göre tanınmalıdır. Gazâlî, kör taklidin insanın düşüncesini dondurabileceğini ve taassuba sürükleyebileceğini de anlatır.
Düşünün…
Bu ölçüyü çocuklarımıza gerçekten öğretmiş olsaydık, herhangi bir insanın kendisini “hoca”, “şeyh”, “efendi”, “âlim” veya “mürşit” ilan etmesi tek başına ne ifade ederdi?
Çocuk önce söylenene bakardı.
Deliline bakardı.
Kur'an'a bakardı.
Sünnete bakardı.
Ahlaka bakardı.
Sonra kişiye karar verirdi.
Biz ise zaman zaman bunun tersini yaptık:
Önce kişiye inandık, sonra onun söylediği her şeyi doğru kabul etmeye başladık.
FETÖ tecrübesinin bize bıraktığı en ağır derslerden biri de budur.
Bugün gençlerde deizmden, ateizmden, nihilizmden veya manevî kopuştan şikâyet ediyoruz.
Fakat sürekli gençleri suçlamak kolaycılıktır.
Asıl soruyu kendimize sormamız gerekiyor:
Biz onlara ne verdik?
Bir çocuğa on beş yıl boyunca sınav kazanmayı öğrettik.
İyi bir üniversite kazan, dedik.
İyi bir meslek edin.
Çok para kazan.
Ev al.
Araba al.
Kariyer yap.
Fakat kaç defa:
“Niçin yaşıyorsun?”
diye sorduk?
Başarının ne olduğunu anlattık fakat iyiliğin ne olduğunu yeterince anlattık mı?
Rekabeti öğrettik; merhameti ne kadar öğrettik?
Hak aramayı öğrettik; kul hakkını ne kadar öğrettik?
Zengin olmayı öğrettik; kanaati ve şükrü ne kadar öğrettik?
Kendine güvenmesini söyledik; nefsini sorgulamayı öğrettik mi?
Çocuklarımızın ellerine dünyanın bütün bilgilerini veren telefonları bıraktık ama o bilgiyi süzecek bir ölçü vermeyi ihmal ettik.
Sonra çocuk internette karşısına çıkan ilk ideologun, ilk fenomenin, ilk sözde şeyhin veya ilk ateist propagandacının söyledikleri karşısında savrulduğunda şaşırıyoruz.
Aslında şaşıracak bir şey yok.
Boş bıraktığımız yeri başkaları dolduruyor.
Burada yanlış anlaşılmaması gereken çok önemli bir nokta var.
Çözüm, çocuğun önüne birkaç saat daha din dersi koymak değildir.
Çözüm ezberi artırmak hiç değildir.
Çünkü baştan beri itiraz ettiğimiz şey zaten düşünmeden itaat eden insan modelidir.
Gazâlî'nin ikazı burada yeniden önem kazanıyor: Ezberlenen bilgi, hikmeti ve manası kavranmadığında insanı tek başına âlim yapmaz. Kaynaklarda Gazâlî'nin ilim anlayışı aktarılırken, yalnızca nakledileni ezberlemekle yetinmenin gerçek anlamda âlim olmak için yeterli olmadığı özellikle belirtilir.
Demek ki ihtiyacımız daha çok ezber değil, daha derin bir idraktir.
İsmet Özel'in şiir ve düşünce dünyasının bize hatırlattığı temel meselelerden biri de insanın dünyadaki yerini ve tarafını sorgulamasıdır. Onun Naatında Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in davranışındaki inceliği anlamaya çağıran güçlü bir vurgu vardır; mesele yalnızca şekli görmek değil, o davranışın arkasındaki manayı kavramaktır.
İşte sünneti de böyle öğretmeliyiz.
Çocuğa yalnızca:
“Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem böyle yaptı.”
demek yetmez.
Neden böyle yaptı?
Bunu da anlatmalıyız.
Merhameti öğretmeliyiz.
Adaleti öğretmeliyiz.
Emaneti öğretmeliyiz.
İstişareyi öğretmeliyiz.
Komşuluk hukukunu öğretmeliyiz.
Ticaret ahlakını öğretmeliyiz.
Savaşırken bile hukukun bulunduğunu, güçlü olmanın zulmetme hakkı vermediğini öğretmeliyiz.
Yani sünneti çocuğun yalnızca kıyafetinde değil, karakterinde görünür hâle getirmeliyiz.
Bu nedenle Türkiye'nin ihtiyacı sıradan bir müfredat değişikliği değildir.
Bir insan yetiştirme anlayışı değişikliğidir.
Bu eğitim anaokulundan başlamalıdır.
Fakat dört yaşındaki çocuğa ağır ilmihal metinleri ezberleterek değil.
Çocuk bir arkadaşının oyuncağını aldığında:
“Bu senin değil, sahibine vermelisin.”
denmeli.
Böylece kul hakkının tohumu atılmalı.
Yerde ekmek gördüğünde onu çöpe atmamayı öğrenmeli.
Böylece nimetin ve şükrün anlamını kavramalı.
Bir hayvana eziyet etmemesi öğretilmeli.
Böylece merhameti tanımalı.
Yalan söylediğinde yalnızca öğretmeninden korkmamalı; kimsenin görmediği yerde bile doğrunun doğru olduğunu öğrenmeli.
Böylece Allah'a karşı sorumluluk bilinci gelişmeli.
Arkadaşı farklı olduğu için onunla alay etmemeli.
Böylece insan haysiyetini öğrenmeli.
Çocuk büyüdükçe kavramlar da onunla birlikte büyümeli.
İlkokulda ahlak.
Ortaokulda siyer, temel inanç ve ibadet bilgisi.
Lisede Kur'an'ı anlama, hadis usulünün temel mantığı, İslam düşünce tarihi, mezhepler tarihi ve dinî istismar yöntemleri.
Genç şunu öğrenmeli:
Her dinî konuşan din âlimi değildir.
Her keramet hikâyesi hakikat değildir.
Her kalabalık haklı değildir.
Her hoca masum değildir.
Hiçbir insan sorgulanamaz değildir.
Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem dışında hiç kimse dinin kendisi değildir.
Sezai Karakoç'un yıllarca üzerinde durduğu “Diriliş Nesli” fikrini yalnızca siyasî bir slogan gibi okumak büyük haksızlık olur.
Karakoç'un düşüncesinde diriliş, insanın ve toplumun yeniden kendi anlam dünyasını kurabilmesi meselesidir. Nitekim Diriliş Neslinin Âmentüsü, İslam'ın yeniden dirilişi ile bunun için yetişmesi gereken nesli birlikte ele alır. Akademik çalışmalar da Karakoç'un “Diriliş” düşüncesini doğrudan bir eğitim ve insan yetiştirme süreci olarak değerlendirmektedir.
Karakoç eğitim konusunda çok önemli bir noktaya da dikkat çeker: öğretmenlik yalnızca birtakım bilgiler vermek değildir. Çocuğun özellikle kritik gelişim dönemlerinde öğretmen ve okul onun şahsiyetinin oluşumuna dokunur.
İşte bizim kaybettiğimiz şey biraz da budur.
Öğretimi eğitim zannettik.
Diplomayı ilim zannettik.
Bilgiyi hikmet zannettik.
Başarıyı şahsiyet zannettik.
Oysa matematiği çok iyi bilen fakat rüşvet alan bir insan yetiştirdiyseniz eğitimde başarılı sayılabilir misiniz?
Dünyanın en iyi üniversitesinden mezun olmuş fakat yetimin hakkını yiyen bir insan yetiştirdiyseniz buna kalkınma diyebilir misiniz?
Teknoloji üreten fakat vicdan üretmeyen bir toplum gerçekten ilerlemiş midir?
“Asli kodlarımıza dönelim” dediğimizde bazıları bunu geçmişe dönme çağrısı zannediyor.
Hayır.
Biz çocuklarımızı yüz yıl öncesine göndermek istemiyoruz.
Tam tersine, onları gelecek bin yıla hazırlamak istiyoruz.
Çocuk yapay zekâyı da öğrenecek.
Matematiği de.
Fiziği de.
Genetiği de.
Yabancı dili de.
Kodlamayı da.
Ama bunların yanında neden insan olduğunu da bilecek.
Gazâlî'yi okuyacak ama dünyadaki bilimsel gelişmeleri de takip edecek.
Sezai Karakoç'u tanıyacak ama farklı düşünceleri okumaktan korkmayacak.
İsmet Özel'i okuyacak ve kendisine “Ben kimim, nereye aidim, neyin tarafındayım?” diye sorabilecek.
Kur'an'ı okuyacak.
Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hayatını öğrenecek.
Ve bütün bunlardan sonra karşısına kim çıkarsa çıksın:
“Delilin nedir?”
diye sorabilecek.
İşte benim istediğim nesil budur.
Bir cemaatin askeri değil.
Bir şeyhin müridi olmak üzere programlanmış çocuklar değil.
Bir siyasi partinin hazır seçmeni hiç değil.
Allah'a kul olduğu için insana kul olmayan bir nesil.
Aklını kullanan fakat aklını putlaştırmayan.
İnanan fakat inancını istismarcılara teslim etmeyen.
Sorgulayan fakat her şeyi anlamsızlaştırmayan.
Modern dünyayı tanıyan fakat kendi medeniyetinden utanmayan.
Bilim üreten fakat vicdanını kaybetmeyen.
Güçlü olan fakat zalim olmayan.
Zenginleşen fakat şükrü unutmayan.
FETÖ gibi yapıların bir daha ortaya çıkmamasını gerçekten istiyorsak yalnızca örgütlerle mücadele etmek yetmez.
O örgütlerin yetişebildiği cehalet toprağını kurutmamız gerekir.
Bir yapı kapanır.
Bir diğeri açılır.
Bir lider gider.
Bir başkası gelir.
İsimler değişir.
Tabelalar değişir.
Yöntemler değişir.
Fakat insan aynı cehaletle bırakılmışsa sonuç değişmez.
Bu yüzden mesele bir güvenlik meselesinden önce maarif meselesidir.
Bir medeniyet meselesidir.
Bir insan meselesidir.
Gazâlî'nin yüzyıllar öncesinden ikaz ettiği kör taklidi, Karakoç'un işaret ettiği insan yetiştirme meselesini ve İsmet Özel'in insanı kendi varlığı ve tarafı üzerine düşünmeye çağıran sorgulamasını aynı masaya koymanın zamanı gelmiştir.
Çocuklarımızı dünyadan kaçırmayacağız.
Onları dünyanın karşısında şahsiyet sahibi kılacağız.
Çünkü dinini bilen bir insanı din adına kandırmak zordur.
Düşünmeyi bilen bir insanı sloganlarla yönetmek zordur.
Tarihini bilen bir millete hafızasını unutturmak zordur.
Allah'a karşı sorumluluk duyan bir insana kul hakkı yedirmek zordur.
Ve Allah'a kul olmanın ne demek olduğunu gerçekten bilen bir insanı, başka bir insanın önünde kayıtsız şartsız kul hâline getirmek çok daha zordur.
Belki de iki asırlık savrulmanın ardından kendimize sormamız gereken soru artık şudur:
Biz çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakacağız değil; o dünyaya nasıl çocuklar bırakacağız?
Çünkü bir milletin geleceği, çocuklarına bıraktığı binalarda değil; çocuklarının içine yerleştirdiği ölçülerde saklıdır.
TERÖRSÜZ TÜRKİYE: KARDEŞLİĞİ YENİDEN HATIRLAMAK Türkiye bugün sadece bir terör meselesini değil; istikbalini konuşuyor. Asıl soru nettir: Bir daha hiçbir evladımızın dağa çekilmediği, hiçbir annenin gözyaşı dökmediği ve gençlerin etnik kimliklerle birbirinden ayrıştırılmadığı bir geleceği nasıl inşa edeceğiz? Silahların susması kritiktir; fakat kafi değildir. Meseleyi yalnızca silahtan ibaret görmek, onu doğuran öfkeyi ve aidiyet krizini çocuklarımıza miras bırakmak demektir. Bu yüzden Terörsüz Türkiye’nin temeli dağlarda değil, evlatlarımızın kalbinde atılmalıdır. Tam da bu noktada, İslam’ın asırlar önce ilan ettiği o büyük ölçüye dönmek zorundayız:
İsrail zulmüne direnişini onurlu bir şekilde devam ettiren Gazze halkına yardımlarını sürdüren Önce İnsan Uluslararası Kadın ve Çocuklarla Dayanışma Derneği’nin yardım partnerlerinden birisi de Uluslararası Ticari Eşleştirme Platformu (UTEP) oldu. Hz. Muhammed’in dünyaya teşrifinin yıl dönümü münasebetiyle 5 bin kişilik sıcak yemek dağıtımının yer aldığı ”Gazze Ümmet Sofrası” etkinliğine, hayırseverlerin yanısıra UTEP de katkı sundu. Mevlid Kandil’inin de kutlandığı bu anlamlı günde mazlum ve mağdur Gazze halkının yanında ilk günden beri durmaya gayret gösteren Önce İnsan Derneği, 5 bin kişilik geniş kapsamlı sıcak yemek desteğiyle Gazzeli kardeşlerimizin onurlu mücadelesine destek vererek, ”Önce İnsan, Önce Gazze” parolasıyla çalışmalarını sürdürüyor. Konuyla ilgili görüşlerini aktaran Önce insan Derneği Başkanı Nuray Canan Songür, soykırımcı İsrail’in Gazze’de 23 aydır aralıksız sürdürdüğü saldırıların bir insanlık dramı olduğuna vurgu yaparak, ”Yeryüzünün hangi coğrafyasında bir Müslüman kardeşimiz mağdur durumdaysa, onun acısına ortak olmak, yükünü hafifletmek bizim hem insani hem de inancımız gereği sorumluluğumuzdur. Gazze’de kan, gözyaşı, acı sona erene kadar elimizi o bölgeden çekmeyeceğiz ” şeklinde sözler sarf etti.