TERÖRSÜZ TÜRKİYE: KARDEŞLİĞİ YENİDEN HATIRLAMAK
Türkiye bugün sadece bir terör meselesini değil; istikbalini konuşuyor. Asıl soru nettir: Bir daha hiçbir evladımızın dağa çekilmediği, hiçbir annenin gözyaşı dökmediği ve gençlerin etnik kimliklerle birbirinden ayrıştırılmadığı bir geleceği nasıl inşa edeceğiz?
Silahların susması kritiktir; fakat kafi değildir. Meseleyi yalnızca silahtan ibaret görmek, onu doğuran öfkeyi ve aidiyet krizini çocuklarımıza miras bırakmak demektir. Bu yüzden Terörsüz Türkiye’nin temeli dağlarda değil, evlatlarımızın kalbinde atılmalıdır.
Tam da bu noktada, İslam’ın asırlar önce ilan ettiği o büyük ölçüye dönmek zorundayız:
> “Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık; birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”
> (Hucurât, 49/13)
>
Bu ilahi hitap, toplumsal ahlakımızın sarsılmaz temelidir. Türk olmak bir üstünlük, Kürt yahut bir başka kökenden gelmek bir eksiklik değildir. Üstünlük ırkta değil, takvadadır.
Evlatlarımıza evvela aynı Rabbin kulları olduklarını öğretmeliyiz. Bir Kürt ve bir Türk genci birbirine baktığında; geçmişin hesabını değil, aynı vatanı ve imanı paylaşan kardeşini görmelidir. Nitekim ölçü nettir:
> “Müminler ancak kardeştir.”
> (Hucurât, 49/10)
>
İman ve Adalet Olmadan Sadece Kanun Yetmez
Yıllarca gençlerimize sınav kazanmayı, meslek edinmeyi ve dünyayla rekabet etmeyi öğrettik. Peki, kul hakkından korkmayı ve kardeşinin canını aziz bilmeyi ne kadar anlatabildik?
Gönlünde Allah korkusu ve sevgisi taşıyan bir genç, aynı kıbleye döndüğü kardeşine düşmanlık beslemez. Terörün gençleri avladığı o boşluğu yalnız güvenlik politikalarıyla kapatamayız. O alanı aile, eğitim, ahlak ve sarsılmaz bir imanla doldurmak zorundayız. Bizim ihtiyacımız birbirine katlanan değil, birbirini Allah için sevip kenetlenen bir nesildir.
Kardeşlik, Hafızayı Yok Saymak Değildir
Terörsüz Türkiye’yi konuşurken şehit ailelerimizin ve gazilerimizin aziz hatırasını tali bir mesele gibi görmek büyük bir vebaldir. Bu topraklarda binlerce annenin gözyaşı, evlatlarımızın canı vardır. Şehidimizin acısı ve gazimizin fedakarlığı asla pazarlık konusu edilemez.
Yeni bir sayfa açmak, geçmişi unutmak değildir. Aksine bu mücadelenin gerçek gayesi; bir daha hiçbir annenin yüreğinin yanmaması, hiçbir evladın yetim kalmamasıdır. Şehitlerimizin hatırasını baş üstünde taşımak ile kardeşliği savunmak birbirinin zıddı değil; geçmişe vefa, geleceğe borcumuzdur.
Her Acı İsyana Dönüşmedi
Bu ülkenin tarihinde farklı kesimler ağır mağduriyetler yaşadı. Karadeniz’in dağlarında, Anadolu’nun köylerinde haksızlığa uğrayanlar oldu; İstanbul’un ortasında genç kızlarımız başörtüsü yüzünden üniversite kapılarından çevrildi.
Ancak haksızlığa uğramak, devlete ve millete silah çekmenin mazereti olamaz. Hak; adaletle, hukukla, fikirle ve meşru mücadeleyle aranır. Elinde silahla masum canlara kıymak hak aramak değil, zulümdür. Devlete başkaldırmak ile yanlış gidişata adaletle karşı çıkmak arasındaki o hayati çizgiyi evlatlarımıza öğretmek mecburiyetindeyiz.
Devlet de vatandaşına adaletle mükelleftir. İnancımızda devlet putlaştırılmaz; adalet üzerine yükselen bir emanet kabul edilir:
> “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.”
> (Mâide, 5/8)
>
Adalet birdir; dindara, sekülere, doğuya ya da batıya göre değişmez. Adaletin sağlandığı yerde devlet de, vatan da kaim olur.
Medeniyetimizin Şuuruna Dönüş
Sezai Karakoç’un işaret ettiği “diriliş”; insanın inancıyla ve medeniyet kökleriyle yeniden ayağa kalkmasıdır. Bize gereken; birbirinin soyunu araştıran değil, yarasını saran bir merhamettir. Şehit annesinin gözyaşıyla Diyarbakırlı annenin acısını yarıştırmadan, yükü birlikte sırtlayarak millet olunur.
Rasim Özdenören’in vurguladığı gibi, modern çağın savurduğu gence sadece "Bu devleti seveceksin" demek yetmez. Ona bu vatanın; dedesinin duası, şehidinin emaneti, camisinin ezanı ve doğmamış çocukların geleceği olduğunu hissettirmeliyiz. Devlet, vatandaşının ona güvendiği nispette güçlüdür.
Gerçek Huzur Gönüllerde Başlar
Meseleyi sadece silahların bırakılmasına indirgemeyip, arkasından büyük bir kardeşlik seferberliği başlatmalıyız. Okullarımızda ortak tarihimizi, kürsülerimizde kardeşlik hukukunu işlemeli; üslubumuzdaki ötekileştirici dili tamamen terk etmeliyiz.
Öyle bir nesil yetiştirelim ki; haksızlığa karşı susmasın ama silaha da sarılmasın. Devletini uyarsın ama ona düşman olmasın. Kardeşinin kimliğine hürmet etsin; şehidini, gazisini, bayrağını ve ezanını canı pahasına korusun.
Yüz yıldır araya sokulmak istenen nifaka verilecek en güçlü cevap; yeni bir kavga değil, aynı Allah’a kul olduğumuzu hatırlayarak kenetlenmektir.
Don’t Forget Gaza, Don’t Forget Your Conscience Sometimes it’s not through major trials, but through the smallest choices that a person reveals which side they’re on. A product we buy at the store… A cup of coffee we drink… A brand we’ve grown accustomed to… We might brush it off by saying, “What difference does it make what I buy?” But I can’t look at it that way. Because we’ve seen Gaza. We’ve seen the children’s fear. We’ve seen the mothers’ helplessness. We’ve seen the destroyed homes, the lives left unfulfilled. And once you’ve seen that, you can no longer live as you did before.
Aile kalemizdir. Çocuklarımız ise kırmızı çizgimizdir. Avrupa Bize Aile ve İnsanlık Dersi Vermesin Bir toplumun geleceğini ele geçirmek istiyorsanız önce ordularına değil, çocuklarının zihinlerine ulaşırsınız. Çünkü çocuk değişirse aile değişir. Aile değişirse toplum değişir. Toplum hafızasını kaybederse bir süre sonra kendi değerlerine yabancılaşır. Bugün Türkiye'de yaşanan tartışmaya tam da buradan bakmak gerekiyor. Mesele herhangi bir yetişkinin özel hayatını takip etmek değildir. Mesele çocuktur.
BİR ÇİZGİ FİLMDEN ÜMMET ŞUURUNA: ÖMER İLE HANA’NIN HATIRLATTIKLARI Geçenlerde çocuklar için hazırlanmış bir çizgi filme denk geldim. Adı Omar & Hana, yani Ömer ile Hana… İlk başta birkaç dakikalık, çocuklara İslam’ı ve güzel ahlakı anlatan sevimli bir çizgi film olduğunu düşündüm. Fakat birkaç bölüm izledikten sonra şunu fark ettim: Bu çizgi film çocuklara sadece dua etmeyi, selam vermeyi veya güzel davranışları öğretmiyordu. Çocuklara bir kimlik anlatıyordu. Bir aidiyet anlatıyordu. Ve belki de bugün biz yetişkinlerin dahi yeniden hatırlamaya ihtiyaç duyduğu o büyük kavramı anlatıyordu: Ümmet olmayı…